24 Ağustos 2015 Pazartesi

spot eşya ikinci el fiyatları ile allah bize yeter


spot eşya ikinci el fiyatları ile allah bize yeter en güzel yazıları yazan spot eşya ikinci el fiyatları diyorki Busra’yı ve o zaman Rahip Bahira’nın vazife yaptığı manastırı gezerken Peygamberimizin çocukluk ve gençlik yıllarındaki hayat safhalarını tahattur ettik. Ardından da Şam’a müteveccihen yola çıktık.
Şimdi Hazret-i Muhammed’in (asm) “Şam’a ne mutlu. Çünkü Rahman’ın melekleri onun üzerine kanatlarını geriyorlar.” diyerek mutluluk vasfını tasrih ettiği Şam’a, iki namaz vakti arasında gidecek kadar yakındık.Yaklaştıkça; Peygamber-i Zîşandan fetih tebşirini alır almaz, akılları mükerrem edip kalpleri münevver kılmak için Mekke-i Mükerreme’den, Medine-i Münevvere’den kalkarak
Allah Bize Yeter \ 427
.,,nı diyarına hareket eden Ashabın asil hasletlerine yakinen ,-ılaf oluyorduk.
Zaten o mübarek beldeye “mutlu” vasfını verip “şerif sı-jıttnı kazandıran mananın, Sahabe-i Cüzinin gelişi, Ehlibey-ynteveccühü ve nesl-i Hüseyin’in (ra) teşrifi olduğunu bildiğimizden bir an önce onlarla müşerref olmak istiyorduk.

Tefekkür ve temaşaya doyum olmayan manzaranın her jm ve sinesi şehitlerin diri bedenleri ile seması da hay ruhları ile dolu toprakların her yeri günlerce kalınıp hemhâl olunacak kadar cazipti.
Sayıları az da olsa, aralarında her cins ve yaşlan insanın bulunduğu kafilenin bütün seyyahlarının, çevreyi dikkatle seyretmelerine rağmen, bir an önce Şam’a ulaşma iştiyakıyla dolu olmalarının sebebi de buldu.
Bu iştiyak hem insan olmanın neticesi, hem Müslümanca yaşamanın vecibesi, hem manen de olsa şerif sıfatını taşımanın vesilesi ve Şam seyahatinin ebedî hazlar ihtiva eden leziz meyvesi idi.
Böyle mukaddes bir muhabbetin hazzını hissedip ezelî, ebedî manalarla şerefşiar olmanın; ona (asm) âline, ashabına, onun şerefli kıldıklarına ve yakınlarını şerefli kılacaklara yaklaşmaktan başka bir yolu da yoktu.
Bu yol bizi, Hazret-i Muhammed’in (asm) bizzat teşrif buyurduğu Busra’dan Şam’a; âlinin. Ashabının, Ensarının, ürn-metinin medfun ve meskûn olduğu diyara, dolayıs-refyab olmaya götürüyordu.
Bazı şehirler ülkelerin şiarı sayılırdı, bazı eserler\„
428/Allah Bize Yeter
Şimdi biz, içinde bulunduğumuz ülkenin şiarı olan şehreg, diyorduk. Oraya varınca da şehrin şiarı olan eseri görecekti|(
Ülkeler resmî muameleleri ve teamül hâline getirdikleri tö. Tenleriyle bayrak, bayram, marş gibi şiarlarına hürmet telkin ederken, böyle bir şansa sahip olmayan şehirler şiarlarını ancak ehil olanlara gösterirlerdi.
Bilhassa sırtını bir dağa dayama şansı bulan ve meskenlerini içinden geçen nehir boyunca serpiştiren şehirler gelenleri kuş sesleri, su şırıltıları ile karşılayıp yeşillikler arasında ağırladıklarından şiar addedilen eserler geç hatırlanırdı.
Bu yüzden şehirlerin girişleri tabelâlarla belirlenip taklarla süslense de biraz sıradan, şekilsiz ve kimliksiz olurdu. Gittiği yer veya yaşadığı belde hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmayan insanlara pek bir şey hissettirmezlerdi. Ehil kişilerle karşılaştıkları zamansa hemen sırlarını fısıldamaya başlarlardı.
Sırtını Cebel-i Kasiyun’a dayayıp Barada ırmağının kolları ve kanalları boyunca uzanan Şam’ın da bu yönüyle dünyanın diğer şehirlerinden pek bir farkı yoktu. Hatta onların pek çoğundan eski bir maziye sahip olduğundan, şiar addedilecek eserleri o nispette fazlaydı.
“Yapıcısı Nuh’un oğlu Şam’dır.
Bundan galat olarak Şam denir.”
Evliya Çelebi, şehrin tarihî geçmişi hakkında böyle demişse de Şam, kumcusu ve kuruluş tarihleri tespit edilemeyecek kadar eski bir yerleşim merkeziydi. Milattan önceki yıllarda Mısırlıların, Aramilerin, Asurların, İranlıların, Ptolamislerin, Selevkosların, Nebatilerin, Romalılann, Milattan sonra da BizanslIların hâkimiyetine girmişti.
Allah Bize Yeter \ 429
Şehir onların lıepsinden bazı izleri taşımakla birlikte, Haz-jft-i Ömer’in (ra) halife olduğu 635 yılında, Halid Bin Velid |.onuıtasındaki İslâm orduları tarafından fethedilip 639 da çflievî yönetimine girdikten sonra İslâmî bir kimlik kazanmaya başlamıştı.
Şam’ın fethini müteakip, şehrin en büyv'ık katedralinin bir bolümü camiye çevrildiği için uzun yıllar mabedin bir tarafında Müslümanlar, diğer tarafında Hri,stiyanlar ibadet etmişti.
Emevî halifesi Velid Abdülmelik, şehrin mimarî fütuhatını tamamlamak maksadıyla 707 yılında merkezdeki bu müşterek mabedin kilise kısmını bedelini ödeyerek Hristiyanlardan almıştı.
Mabet, mimarî özelliği bozulmadan ve tarihî desenleri silinmeden tamir ettirip tamamı cami olarak kullanılmaya başlayınca şehrin şiarı addedilmiş, devletin adına izafeten de Emeviye adı verilmişti.
Y^ol boyu hem güzergâhımız üzerinde anbean değişen manzaraları seyrettik, hem de Şam hakkındaki bilgilerimizi birbirimize naklederek zihnen, hissen ve hayalen şehri yaşamaya hazır hâle geldik.
Şehre girdiğimizde, âdeta mazi, hâl ve istikbali birlikte yaşamaya başladık. Aslında birbirinden çok uzaktı bu zamanlar. Yaşanan her anda uzaklıkları biraz daha artardı. Fakat birbirlerine çok yakın oldukları hâller de vardı.
Meselâ, kalp gözü açık olan in,sanlar mütecess la baktıklarında âdeta bast-ı zaman hâli tecelli edlı lıklar yakınlaşır, mesafeler ortadan kalkar, kesafetlei\ dı. Gözün göremediği ve göremeyeceği şeyleri gönül goi dil terennüm ederdi.
Çünkü onlar, hâl-i hazırda durup geçmişe ve geig. baktıklarında mazi akşamlarını ve istikbal sabahlarını bir|j|(^^ yaşarlardı. Bu fevkalâde hâller baharda hazanı yaşama şe)( ünde de tecelli eder ve insana bazen haz verir, bazense h(j zünlendirir.
Yine de her anı müstesna addedilirdi o zamanların. Hâ|-j hazır, mazi ile müstakbel arasında durduğu ve hem maziye hem istikbale müteveccih olduğu için yaşanan her an, mazj sıfatını alarak istikbalden gelip maziye gidecek yeni anlara yer açardı.
Şayet gayb aşina nazarlar tarafından, o müstesna zamanlarda temaşa edilen istikbal manzaraları daha hâl-i hazıra ak-setmemişse, o hazzı ve hüznü gelecek nesiller de yaşayacak demekti.
Bu sayede, mazi akşamlarında istikbal sabahlarını seyretme heyecanı yıllar boyu nesillerin hislerini, hayaüerini süsler ve yalnız fertler için değil devletler, milletler, hatta medeniyetler için de hayatî birer ideal hâline gelirdi.
O ideallerin tahakkuk ettiğini görmeye ömürler yetmese de ümitlerin yeteceğini bildiğimiz için seyahat bo^oınca Şam’da gideceğimiz her yeri, yaşayacağımız her hadiseyi o ümidin tezahürü olarak görmek istiyorduk.
Arkadaşımın, bunu benden daha çok arzu ettiğini düşündüğüm için Arapların Dimaşk, Türklerin Dımışk dedikleri şehre yaklaşınca, onun “Her yol Şam’dan geçer.” sözü üzerine yaptığı sitemi hatırlatarak takıldım.
“Nihayet bizim yolumuz da Şam’dan geçti.”
“Demek ki o söz doğna imiş.”
“Onu Şam’da yaşayarak göreceğiz.”
Allah Bize Yeter \ 431
fenlen yaşamaya başlayalım mı?”
„5nce 'Y' düşünmemiz gerekiyor.”
-Neyi?”
zaman, nereye nasıl gideceğimizi.”
Ne gerek var düşünmeye. Bir yerden başlarız.”
-Eğer bir yerden çok yol geçiyorsa, o kadar da yolu kaybetme ve menzil-i maksuda ulaşamama ihtimali vardır.”
“İşin o tarafını hiç düşünmemiştim.”
“Şam bu hususta netameli bir yer.”
“Meseleyi gözünde biraz büyütmüyor musun?”
“Aksine, tehlikenin büyüklüğüne yeteri kadar dikkat çekemediğimi zannediyorum.”
“Neden?”
“Çünkü Şam’da yalnız yolunu şaşıran yolcular değil, değerlerini değiştiren devletler, milletler ve medeniyetler de kaybolup gittiler.”
“Meselâ?..”
“Meselâ, milattan önce Mısırlıların, Aramilerin, Asurlann, İranlIların, Ptolamislerin, Selevkosların, Nebatilerin, Romalı-lann; milattan sonra Romalıların, Arapların, Selçukluların, Moğolların, OsmanlIların yolu hep Şam’dan geçti. Bu gün hangisi var?”
“Hiç biri.”
“0 hâlde.”
“Haklısın galiba.”
“İyi düşünmemiz gerektiğini söylememin sebebi bu
“Yolumuzu şaşırmamak için ne yapmamız gerektiğini^^ düşündün mü bari?”
“Düşündüm.”
“Ne yapacağız?”
“Yıldızlara uyacağız.”
“Hangi yıldızlara?”
“Arz yıldızlarına.”
“Arz yıldızları da mı var?”
“Var tabi.”
“Kimler?”
“Sahabeler.”
Bu tarihî gerçeklerin idraki içinde başladık Şam’ı gezmeye.
Bir tarafı çöle açılan o büyük vadide ekseriyetini Arap, Türk, Kürt unsurlarının teşkil ettiği yetmiş iki buçuk milletin efradından müteşekkil kalabalığın arasında yolumuzu kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olduğumuzu bildiğimizden kendimize en doğru rehberi seçtik.
Sahabe-i Güzini.
Zira Peygamberimiz (asm) “Benim Sahabelerim yıldızlat gibidir.” diyerek tavsif etmişti Ashabını. Ümmetine de “Hangisine uyarsanız yolunuzu bulursunuz.” tavsiyesinde bulunmuştu.
Biz de işte bu ulvî tavsiyeye uyduk. Peygamber yıldızlan-nın aydınlattığı nuranî hattı takip ederek yolumuzu bulduk ve onların manevî rehberliğinde Şam’ı gezmeye haşladık.
Gerçekten de sinesindeki Sahabeler sayesinde tam bir semavî şehrayin şirinliği kazanmıştı Şam’ın sıması. Berzah
Allah Bize Yeler \4ÎÎ
nıenzilini bu topraklardan seçen Sahabeler, bulundukları ^erlerde birer Kutup Yıldızı gibi parlarken, mezarı birbirine vakm olanlar muhteşem Kehkeşan manzaraları meydana getirmişlerdi.
Onların varlıklarından hâsıl olan nuraniyet o kadar aşikârdı ki, ^nizümüzü o cihete çevirdiğimiz anda gözümüz, gönlümüz aydınlanmış; ruhumuz kopup geldiği âlem-i ervahın hazzını hissetmeye başlamıştı.
Biz, teneffüsüne doyamadığımız bu uhrevî havayı hissetmenin heyecanıyla aradaki mesafeyi en kısa zamanda aşarak bir an önce onlara ulaşmanın yollarını ararken onlar bize ulaştı.
Çünkü o anda Bilâd-ı Şam’da Bilâl-ı Habeşî ezanları yükseliyordu.
Fiilî bir hoşamedî hâliydi bu hoş seda. İslâm’ın ilk müezzini Bilâl-i Habeşî, kendileriyle müşerref olmaya geldiğimiz Ashap adına, ilk defa seslendirdiği o kudsî seda ile bizi âdeta şehrin girişinde karşılamıştı.
Kafile mensuplan Arap aksam ile Hicaz makammda okunan ezanların huşusuyla mest ederken, aramızdaki sabilerin saf ve samimim duaları müstecap olmalı ki, çok geçmeden kendimizi o Kehkeşan kaynaşmasının içinde bulduk.
Artık yıldızların arasındaydık.
Arz yıldızlarının arasında...
Onun tarafından karşılandığımız hissinin de tesiriyle il olarak, Bilâl-i Habeşî ile hemhâl olmak istedik ve makber; yareti adabına hassasiyetle riayet ederek ahalinin Makbarat Bab al-Sağir dediği büyük kabristana girdik.
434/Allah Bize Yeter
Ancak o zaman anladık orada yalnız olmadığımızı. gibi başka memleketlerden, uzak diyarlardan gelmiş beşç^ sıfatlı zîhayat ziyaretçilerin de haddi hesabı yoktu. Asıl cli|(. kat çekenlerse, berzah sakinleri
Bilâl-i Habeşî muhtemelen o anda orada, ilk mescidin damı mesabesindeki menzilinde yanık ve içli sesiyle mütemadiyen Ezan-ı Muhammedîyi terennüm ediyor olmalı ki, berzah sakinleri huşu içinde onu dinliyorlardı.
Zahire akseden beşerî zaaflara bakarak sathî kanaatler taşımaktan ziyade batını aydınlatan uhrevî ahvale riayet ederek bu sükûnet denizinden geçerken hissimizi ağırlaştıran bazı sıklet hâllerinin erimesi ayağımızı yerden kesmeye yetti.
Böylece yıldızlar arasında tayarana başladık.
Şam, yeryüzünde Mekke-i Mükerrem eden ve Medine-i Münevvere’den sonra en fazla Sahabe barındıran yerdi. Aap yarımadasının dışına medfun olan yüz yirmi bin civarındaki Sahabenin beş bin kadarının Şam’da bulunduğu sanılıyordu.
Aslında onlara Sahabe sıfatını kazandıran mukaddes topraklardan uzak bir yerdi burası. Onlar oralarda “Seneler Süren seyrü’s-süluk hâlinde ancak elde edilebilen hakikati bir dakikada kazandıran sohbet-i nebeviye sayesinde” yetişmişler ve başka hiçbir şekilde ulaşılamayan bir kemalât mertebesine erişmişlerdi.
Bediüzzaman’ın, “Sahabelerin, tesisi İslâmiyet’te ve neşr-i ahkâm-ı Kur’âniyede hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.” şeklinde ifade ettiği gibi cihat faziletlere mazhar olmak için de mukaddes beldelerdeki yurtlarından, yuvalarından ayrılıp buralara gelmişlerdi.
Sefeı-e
Allah Bize Yeter \ 4Î5
çıkarken, zihinlerinde bir gün tekrar geri dönme telleri var mı idi bilinmez ama kaderlerinde gelip buraları
,cken ve makber edinerek mekânı şerellendirmek varmış.
Qplar da bir an bile tereddüt etmeden kalkıp gelmişler ve l^gnı kendileri şeref-şiar olmuşlar, hem de içinde bulunduk-Ijfi yerleri, birlikte yaşadıkları insanları şereflendirmişlerdi.
Hâlâ da şereflendiriyorlar.
Yıldızlar arasındaki seyranımız sırasında bu teşerrüfün an-lyan arttığını hissettik. Ezvac-ı Tahiratın muhitine yaklaştığımız zamansa huşunun şahikasına ulaştık ve bambaşka hâller vaşamaya başladık.
Bu manevî mazhariyet yalnız bize has bir hususiyet değildi. Orada bulunan herkes o ulvî hâllerle hemhâldi ve pek çoğu bunu yalnız gönlünde hissetmekle kalmıyor, cezbeye kapılarak hareketlerine de aksettiriyordu.
Şam sakinlerinin bu vecd sağanağından aldıkları haz, arada bir ziyarete gelenlerden çok daha fazla olmalı ki, mhla-nndaki cûşuhuruşu hareketleri ile teskin edememişler ve o muazzez misafirlerin medfun bulundukları türbelerin her yerini, beşeriyetin sanat hassasının ulaştığı zirveyi zorlayan eserlerle bezemişlerdi.
Bütün türbelerde kullanılan kum, çakıl, taş, harç, mermer demir, cam, ahşap gibi malzeme, sadece madde cihetiyi ğil, sanat inceliği itibariyle de birbirinden farklı, güzel v ğerliydi.
Lâkin bu cins-i lâtif menzilini benzerlerinden farklı kılan taraf; perde, örtü, halı, kilim gibi hepsi el emeği, göz nuru mahsulü olan ve gönül zenginliği, his inceliğiyle işlenen mefmşattı.
Öyle ki, dokunulduğu anda her ipte, her iplikle onu do, kuyan ellerin titrekliğini, işleyen gönüllerin hassasiyetini his, setmek, dökülen gözyaşlarının serinliğini, yakılan sessiz ağn, ların hüznünü duymak mümkündü.
Türbeye giren her insan, eşyalara bu hissiyatla bakmış, belki de dokunmuş olmalı ki, çıkanların gözleri yaşlı, yüzleri solgun, hâlleri mahzundu. Ziyaretçilerin adımlarında oradan istemeyerek ayrılmanın kırgınlığı vardı.
Hassaten cin,s-i lâtiflerde...
Daha sonra gittiğimiz Kesik Başlar Türbesi de her yönden şahsına münhasır özellikler taşıyordu. Biz bu hassas hâlet-i ruhiye içinde gezmemizden olsa gerek, orada hüzünden başka bir şey hissedemedik.
Nefes alıp verdikçe boğazımızda düğümlenen içli hıçkınk-lann tesiriyle ancak birkaç hamlede okuyabildiğimiz Fatihaları ruhlarına bağışlayıp türbeden ayrıldığımızda hüznün ağırlığı daha da arttı.
Bu mahzun hâlimiz, o rayiha ruhumuzu bürüyene kadar devam etti.
Havada, insanın bütün hasselerini saran hafif bir gül kokusu vardı. O anda ufuklarla muhat, geniş bir gülzardan geçtiğimiz duygusuna kapılıp etrafa baktığımızda, derme çatma binaların, yıkık dökük yapıların arasından geçtiğimizi görünce şaşırdık.
Çevrede değil gülistan, bir tek fidan bile olmamasına rağmen rayihanın tesiri gittikçe artıyordu. Bu kokunun membaı-nı bulma heyecanıyla hareketlenince gördük, kubbesi gonca hâlindeki gülü andıran türbeyi.
Allah Bize Yeter \ 437
l^^ılıunuızun I3ezm-i elest’ten aşina olduğu rayihanın kay-
ığının, Giil-ü Muhammedi (asm) olduğunu, ancak Peygam
İlerimizin torunu olan Hazret-i Zeyneb’in adına yapılan ca-^liye gidip caminin ortasında yer alan türbesini ziyaret edince anladık.
Burada toprağın altı üstünden daha zahir, renkli ve müfer-lahtı. Sanki sınırları günün tulu ve gurub vakitlerine kadar uzanan büyük bir gül bahçesi vardı. Ravza-i Mutahhara’dan gelip burayı mesken edinen o müstesna gül fidanı, mekâna zamanı aşan değerler kazandırmıştı.
0 berzah menzilinde hayat beşer takatinin fevkinde işlediğinden, bir faninin yapabileceği tek şey, içinde bulunduğu müstesna manzarayı ruhuna, aklına, şuuruna, benliğine, duygusuna, düşüncesine ve bütün lâtifelerine nakşederek hiç değilse orada geçen zamanını onunla şereflendirmeye çalışmaktı.
Biz, kimi ziyaret ettiğimizi bilmenin idraki içinde müed-dep adımlarla gaybı gülzara yaklaşırken duyduk; Şiî, Caferî anlayışına göre hareket eden Müslümanların cezbe hâlinde iken haykırdıkları için kontrol edilemeyen ve bediî hisleri in-dten o ölçüsüz sesleri.
Batına açılan bütün pencereleri perdeleyen bu seslerin ve hareketlerin tesiriyle başımızı kaldırıp baktığımızda göre'- ' koca türbenin her yerinin göz kamaştıran kristallerle ka narak murassa bir mücevher hassasiyetiyle işlendiğini.
Orada yaşananların hepsinin insanların samimi hürmet hislerinin tezahürü olduğu muhakkaktı. Türbeye, hümtetin ulaştığı en yüksek zirve nazarı ile de bakılabilirdi. Fakat o nazarla bakılsa bile gayriihtiyarî yapılan hareketler, yaşanan hâller ve söylenen sözler insanı hayrete düşürüyordu.
Anlatıldığına göre tam yedi ton altın, on tona yakın da gü. müş kullanılmıştı bu türbede. Kubbe som altınla; duvarlar direkler, kemerler ve cephe içleri saf gümüşle kaplıydı, Diğer kıymetli taş ve mücevheratın miktarı da insanı şaşırtacak kadar fazlaydı.
Maddelerin işlenmesinde ve türbenin tezyinatında gösterilen hassasiyete hayran kalmamak mümkün değil. Mücevherat, maden, taş, mermer, alçı, çini, cam, kalem ve ahşap işçiliğinde en ufak bir hata bile yapılmamıştı.
Bu sayede eşyanın taşıdığı sanat seviyesi, maddî değerini kat kat geçmişti. Ondan daha mühimi ise, kapı eşiğinden sanduka korkuluklarına, mermer basamaklardan bronz şamdanlara kadar insan elinin erişebildiği her yerin, sık sık hıçkırıklarla bölünen niyazlar eşliğinde gözyaşlarıyla yıkanıyor ve buselerle parlatılıyor olmasıydı.
Üstelik orada bu hâlleri yaşayıp bağışlan yapan insanların kahir ekseriyetinin vaziyetinden, hususi hayatının fakr u za-mret içinde geçtiği anlaşılıyordu. Kendileri günübirlik yaşasalar, kıt kanaat geçinseler de, hürmet ettikleri insanlann türbelerindeki eşyalara farklı bir kudsiyet izafe ediyorlar ve hayatlarından daha fazla değer veriyorlardı.
Ekseriyeti ibadet hassasiyeti taşıyan bu hareketleri bazen kendilerinden geçecek kadar isteyerek yaptıklan hâlde, neyi niçin yapmadıklarını bilerek hareket etmediklerinden o insanların muazzez ruhlarının muazzep olabileceğini de düşü-nemiyorlardı.
Hazret-i Ali ve Hazret-i Faüma’nın kızları, Kerbelâ gazisi Seyide Zeynep validemizin, türbesinde yaşanan ifratkâr hâllere, hareketlere şahit olunca; muhatap kim olursa olsun,
Allah Bize Yeter \ 439
sanlara gösterilecek hürmete, saygıya, sevgiye, muhabbete l^henıehal bir hudut konması gerektiğini anladık.
Ondan sonra gittiğimiz Hazret-i Ebu Derda’nın, Ümmi ),|ektum’un, Muhyiddin-i Arabi’nin ve diğer Sahabelerin, jlinılehn adlarına yapılan camilere gidip türbelerin ziyaret jdabma riayet ederken, muhabbeti izharın makul hududunu jşmamaya çalıştık.
Selçuklu’dan, Osmanh'dan farklı bir ttirbe mimarîsi vardı ve ziyaret adabı yaşanıyordu Suriye’de ve sair İslâm memleketlerinde. Arapların fethettiği yerlerde türbeler ekseriyetle camilerin içindeydi.
Selçukluların ve Osmanlılann fethettikleri Anadolu, Balkanlar gibi yerlerde ise padişah, valide, ulema, vüzera türbeleri, yaptırdıkları külliyelerin içinde ama ibadet mahalli olan camilerin dışında inşa edilmişti.
OsmanlI’nın son padişahı Sultan Vahdeddin’in, Şam’da, Sultan Süleyman’ın, Mimar Sinan’a yaptırdığı Süleymaniye KüUiyesi’ne defnedilirken, ecdadının gösterdiği hassasiyete riayet edilmesi manidardı.
“O zaman büyük âlimler, bana karşı üstatlık vaziyeti değil ya rakip veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için bana cübbe giydirecek bir ve üstatlık vaziyeti alacak kendilerine güvenenler bulunmadı.
Evliya-i azîmeden dört beş zatın vefat etmeleri ciheti elli altı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giydirme! ve bir üstadın elini öpmek, üstatlığını kabul etmek hakkımı bu günlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlâna Zül-cenaheyn Halid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarıkla, pek garip bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o
mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakk-yüz binler şükrediyorum.”
Mevlâna Halid-i Bağdadî’nin, küçük bir tepe üzerindeki türbesini ziyaret ederken kafileden bir kişi bu bahsi okuyun-ca Şam’da ilk Nur dersini yaptık. O cübbeyi giyip sangı sararak mücedditlik vazifesini âdeta fiilen devralan Bediüzza-man Said Nursî’yi bir kere daha tahattur ettik.
Ardından Eyyübî devletinin kurucusu ve Kudüs'ün ikinci fatihi Selâhaddin Eyyubî’nin, Sultan Selim tarafından yaptırılan türbesini ziyaret ettik. Kafile rehberi onun kabrinin başında kısaca şahsiyetini, komutanlığını ve üstün devlet adamlığı vasıflarını anlattı.
Onu dinlerken, Said Nursî’nin, cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Ankara’da Napolyon’a hayran olduğu bilinen Mustafa Kemal’e, Napolyon’a değil Selâhaddin Eyyubî gibi bir İslâm kahramanına tâbi olmasını tavsiye etmesinin sebebini daha iyi anladık.
Hamidiye Çarşısından geçince adımlarımızı yavaşlattık, Sultan Abdülhamid Han tarafından yaptırılan bu kapalı çarşı, ticarî açıdan Şam’ın can damarı mesabesinde idi. Nazarlar vitrinlerin cazibesine takılıp kalınca kafileye kısa bir alışveriş molası verildi. İnsanlar mağazalara dalarken arkadaşını bana yaklaştı.
“Şam ahalisi ile hemhâl olmanın tam sırası değil mi?"
“Sen de alışveriş mi yapacaksın?”
“Seyahatte alışverişe mesafeli durduğumu biliyorsun."
“Neden değilmiş öyleyse?”
-^dafitar fırsattan istifade birkaç parça eşya salma çaba-i;)urtıp da bizi mi dinleyecekler.”
,piz o niyetle dükkânlara uğrarız. Meşgul olanlara selâm ^rir geçeriz. Müsait olanlarla hasbıhâl ederiz.”
'Deneyelim bakalım.”
Çarşı esnafının ekseriyetinin hâlinden, günübirlik yaşayan insanlar olduğu belli idi. Bizim çarşı gezimizse, alışveriş açısından, günün en hareketli zamanına denk gelmişti.
Sabahlan dükkân açma, temizlik yapma, tezgâh tanzim etme telâşının hüküm sürdüğü çarşı, yerli ahalinin ekseriyetinin islirahate çekilmesi neticesinde öyle saatlerinde biraz lenhalaşırdı. İkindi vakti yaşanan günün en verimli zamanı, bir süre sonra yerini mesrur bir kaynaşmaya bırakırdı.
Akşama doğru insanlar yorgun argın evlerine dönerken gördükleri kişilerle selâmlaşırlar, fırsat bulurlarsa üç-beş kelâm ederler, bulamazlarsa gülümserler ve İçtimaî muhabbete kendilerince katkıda bulunurlardı.
Eğer yollannın üzerinde bir Sahabe türbesi, evliya kabri, makbul insan mezarı varsa muhakkak başında durup Fatiha okurlar, yoksa kabristanların muhitinden geçmeye gayret ederler ve muhabbet hislerinin berzah âlemini de sarmasın-sağlamaya çalışırlardı.
spot eşya ikinci el fiyatları sundu..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder